Tütüncü Çırağı, Robert Seethaler



Tütün dükkânının çevresine küçük bir kalabalık toplanmıştı; Otto Trsnjek ve kasap ustası, kalabalığın ortasında her an hamle yapmaya hazır panayır güreşçileri gibi karşı karşıya duruyorlardı.


“Ah, nihayet sen de kalkabildin demek!” diye bağırdı Franz’a tütün satıcısı.
“Ne oluyor burada?” diye kekeledi Franz.
“Gözlerini iyi aç ve bak!”
Otto Trsnjek’in suratı kıpkırmızıydı, şakaklarında birkaç damar, mavimsi solucanlar misali kımıldıyordu. Koltuk değneklerinden birini öfkeden titreyen eliyle havaya kaldırdı ve tütün dükkânını işaret etti. Yaya kaldırımına ve dükkânın ön cephesine kızıl kahverengiye çalan bir sıvı sürülmüştü. Sanki birisi, kaldırım ve dükkâna birkaç kova boya ve çamur boca etmişti. Camekâna boyası henüz taze ve akmakta olan büyük harflerle: DEFOL GİT, YAHUDİ DOSTU! yazılmıştı. Ayrıca giriş kapısının yanındaki duvarda oval biçimli bir şey parlıyordu. Acemice ve belli ki, alelacele resmedilmişti. Fakat yine de dev bir insan poposuna benzeyen duvardaki bu şekil çok rahat seçilebiliyordu: “Kulaklı Kıç” denilen, herkesin bildiği bir çizimdi bu.
Franz camekâna doğru bir adım attı ve parmağıyla YAHUDİ DOSTU yazısının “Y” harfine yavaşça dokundu. Görünüşe göre boyama işi kaba bir fırçayla yapılmıştı ve dokunulduğunda iğrenç bir his uyandırıyordu: Kenarları kurumuş ve kabuk bağlamıştı, boyanın biraz daha yoğun olduğu yerler hâlâ yapış yapış ve ıslaktı. Üstelik mide bulandırıcı bir koku yayıyordu: bozulmuş, tatlımsı, aynı zamanda da biraz ekşi bir koku.
“Bu da nedir?” diye sordu alçak sesle.
“Kan!” diye bağırdı Otto Trsnjek. “Domuz kanı! Pek kıymetli komşumuz Rosshuber tarafından duvara bizzat sürülmüş!”
“Tabii öncelikle bunun ispatlanması gerek,” diye lafa girdi kasap ustası rahat bir tavırla. “Dahası bu kan domuz değil, piliç kanı. Bir çocuk bile hemen anlar bunu!”
“Tamam, madem öyle, o halde piliç kanı olsun!” diye patladı Otto Trsnjek. “Peki, kim bütün gün hayvanlarla uğraşıyor? Ayrıca kim kendi portresini kapımın yanına resmedecek kadar beyin fakiri acaba? Ve de kim ömrünün yarısı kadar bir zamandır yakasında gamalı haç taşıyor ve kim onu herkesin gözüne sokmak için sürekli fırsat kolluyor? Kim ha, kim?”
“Yakamda ne olduğu seni hiç mi hiç ilgilendirmez,” diye karşılık verdi Rosshuber ve koca kollarını göğsünde kenetledi. “Ayrıca da duvardaki portre tam da benzemesi gereken kişiye benziyor!”
“Peki ya ellerin?” diye kükredi Otto Trsnjek.
“Ne olmuş ellerime?”
“Üzerinde hâlâ kan var işte!”
“Başka ne olacaktı ki? Sonuçta ben bir kasabım!”
Otto Trsnjek yutkundu. Bir an, sanki değneklerini elinden bırakıp kasap ustasının gırtlağına yapışacakmış gibi göründü. Fakat aniden, ikiliyi bir çember içine alan kalabalığa döndü. Olay yerine toplanan insanların sayısı artmış ve çember, olayın gerçekleştiği noktaya doğru iyice daralmıştı.
“Bu insan!” diye bağırarak başladı konuşmaya Otto Trsnjek. “Et kıyıcı denilen bu insan, -gerçi onu sosis dolandırıcısı olarak adlandırmak çok daha doğru olurdu çünkü sosislerine hiç utanmadan bozulmuş domuz yağı ve talaş karıştırır… Demem o ki, kendisine insan ve sosis dolandırıcısı denilen bu adamın ellerinde kan, ayrıca kafasında pislik ve kalbinde hinlik var. Dahası, insan şöyle bir etrafına baktığında, onun yalnız olmadığını görüyor. Şu ana dek sadece bir domuz kurban oldu. Ya da hiç fark etmez, isterseniz birkaç piliç diyelim. Şu ana kadar sadece bir tütüncü dükkânı lekelendi. Fakat size şimdi ve burada soruyorum: Acaba sıra kime veya neye geliyor?”
Kimse ağzını açmadı. Birkaç kişi sırıtıyordu sadece, bazıları kafalarını sallıyor, birileri gidiyor birileri geliyor ve ite kaka seyir meraklısı insanların arasına dalıyordu.
“Birinin ellerinde kan var, diğerleriyse öylece duruyor ve ağzını açmıyor.”
Otto Trsnjek, “Bu hep böyledir!” diye devam ettiği sırada yanında duran Rosshuber, ağzını hafifçe yamultarak gülümsüyordu. “Bu hep böyledir, hep böyleydi ve de hep böyle olacak, çünkü muhtemelen bir yerlerde böyle yazılmış. Dahası, insan türünün aptallıkta sınır tanımayan beynine bu böyle zerk edilmiş. Fakat benimkine değil, baylar! Benim beynim hâlâ kendi iradesinin emrinde. Sizinle yola çıkmam, baylar. Yakama gamalı haç takmam, sosis sahtekârlığı yapmam, suçsuz hanelerin duvarlarına insan kıçına benzer suratlar resmetmek için karanlıkta kaldırımlarda dolanmam, susmam. Ayrıca bugüne kadar ellerime kan değil, olsa olsa baskı mürekkebi bulaşmıştır!”
Otto Trsnjek tüm mecalini yitirmiş gibi görünüyordu. Başı, omuzlarının arasına iyice gömüldü, ardından bakışlarını kaldırıma çevirdi. Tütün dükkânının önü birkaç saniyeliğine sessizliğe gömüldü. Otto Trsnjek’in gergin parmakları arasındaki değnek tutamaçlarının gıcırtısından başka bir ses duyulmuyordu. Derken, tutukluğunu yendi. Uzun uzun burnunu çekerek tekrar doğruldu, kasap ustasına döndü ve son sözlerini ağzından birkaç damla tükürük saçarak ona doğru haykırdı: “Bir şey daha, Rosshuber! 1917’de bacaklarımdan birini vatan uğruna çamurlu bir deliğin içinde bıraktım. Banaysa bu teki kaldı. Yaşlı bir bacak ama kalça bölgesi oldukça kuvvetli ve bazen kendini yalnız hissetse de, gerektiğinde birinin kıçına hâlâ tekme atabilecek durumda!”
Ardından kasap ustasını kalabalıkla birlikte orada bıraktı ve iki kuvvetli değnek hamlesiyle tütün dükkânın içerisinde gözden kayboldu. Kapı ardından öyle şiddetli kapandı ki, camlar şangırdadı ve çan çınlamaları bir fortissimonun[1] giderek yükselen gürültüsüne dönüştü.
Bu olaydan sonraki haftalarda Franz kızı aramak için yine lunaparka gitti. Saatlerce sokaklarda ve dar yollarda dolandı, birahanelerde oturdu veya gondolun önünde dikildi. İçinde dinmek bilmeyen bir umut vardı; saman sarısı saçlarıyla o yüz, ansızın bir yerlerden çıkıp güneş gibi doğacaktı. Nafile bir çabaydı bu.
[1] Fortissimo, bir müzik yapıtının kimi bölümlerinin çok güçlü çalınacağını belirtir. (ç.n.)

Yorumlar