Kayıtlar

Ocak, 2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf

Resim
"Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoleon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi. Bu da çoğunlukla kadınların erkeklere gerekli olduğunu kısmen de olsa açıklamaya yarıyor."


"Aynayı parçalamanın yolu, kadının kendini ifade etmeye başlamasıdır."

"Kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir."
"Hayal edildiğinde çok önemli, pratikte ise tamamen önemsiz."
"Kadınlar erkekler gibi yazıp erkeklere benzerlerse, çok yazık…

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig

Resim
Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez. 
s. 4

Sen, benim için –sana nasıl söyleyebilirim? Bu konuda her girişim yetersiz kalır-, evet, çünkü sen benim için her şeydin, bütün hayatımdın. Benim için her şey, ancak seninle ilintili olduğu ölçüde vardı, hayatımdakilerin hepsi ancak seninle bağıntılı olduğu ölçüde anlamlıydı.
s. 13

Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.
s. 20


Senden uzaktayken mutlu, halimden memnun yaşamak istemiyordum, kendi kendimi acılardan ve yalnızlıktan oluşma, karanlık bir dünyaya gömmüştüm.
s. 21 

Seni sen kim isen o olarak seviyorum, sıcakkanlı ve çabuk unutan, kendini veren ve sadık kalmayan, seni yalnızca her zaman kim idiysen ve şimdi de hâlâ kimsen o halinle seviyorum.
s. 33

İçimin derinliklerinde, benliğimin bilinçaltında hâlâ o eski çocukluk hayalim yaşamaktaydı, belki de günün birinde beni, yalnızca bir saat için bile olsa yanına çağırabil…

Az, Hakan Günday

Resim
"Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı.
Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın ilk şartıydı."

"Herkesin öyle bir hikâyesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?" 
sayfa: 285

""Bekleyin!" demişti. "Burada bekleyin onlar size gelecek."
"Kimler?" diye sormuştu Filipinli.
"Hayatının anlamını bulmuş olanlar. Hayatlarını adayacakları şeyi bulmuş olanlar gelecek. Siz de kalplerini söküp, yerine, o şeyleri koyacaksınız. Sonra da kalpleri fırlatıp atacaksınız!"
"Ama..." demişti Kızılderili. "Kalpleri olmadan nasıl hayatta kalırlar?"
"Göreceksiniz!" demişti bina da.
"Peki ya kimse gelmezse?" diye sormuştu Filipinli.
"Kim kalbinden vazgeçecek kadar kendini bir şeye adayabilir ki?"
"Onu da göreceksiniz !" demişti bina.
"Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?" diye söze girmişti …

Hawthorn ile Child, Keith Ridgway

Resim
Bütün gün hikâyeler okuyorum. Bütün hafta. Okuyorum. Dinliyorum. Hikâyeler, konular ve kurgular dinliyorum. Karakterleri elimde tartıyorum, meyve seçer gibi. Ağzımı büzüp, kafamı eğip tavsiyeler veriyorum. Şöyle yapsan hikâye daha anlamlı olurdu. Hikâye daha inanılır, karakterler daha cana yakın olurdu, hikâye daha iyi akar, eğer şunu şunu yapsan açık kalan yerleri de birleştirmiş olursun. Ve onlar da beni dinliyorlar. Ve insanlar da sonra bunları okuyor. İnsanlar gerçekten hayatlarının içinde bunları okuyorlar. Sayfalar numaralanmış ve numaralar ardışık.


Orada beni gören olmadı. Yakalanmadım. Zaman uzayabilir ama asla kırılmaz. Asla kırılmaz. Benim dairemde açık kirişler ya da kancalar yok. İp var ama. İpim var. Hiç kullanılmamış. Gardırobumun üzerinde toplanmış bir şekilde duruyor. Kendimi hiç bu kadar kızgın hissetmemiştim. Hiç bu kadar kızgın ve soğuk olmamıştım. Bir bardak Highland Park dolduruyorum. Trainer’ı düşünüyorum. Onu merak ediyorum. Hayatını mahvetti. Ama bu onu yargılamak …

Felaketzedeler Evi, Guillermo Rosales

Resim
Dışarıda bakımevi diyorlardı oraya; ama mezarım olacağını biliyordum ben. Hayattan umudunu kesmiş insanların sığındığı, kıyıda köşede kalmış barınaklardan biriydi. Kaçıklar çoğunluktaydı. Yapayalnız ölsünler, kazananların başına bela olmasınlar diye aileleri tarafından bırakılan yaşlılar da vardı.
Son model Chevrolet’sinin direksiyonuna kurulmuş olan halam, “Burası iyi gelecek sana,” diyor. “Göreceksin; bundan iyisi can sağlığı.”
Görüyorum. Dengini sırtlamış, kir pas içinde, park köşelerinde, bankların üzerinde gecelemek zorunda kalmadığım için, bana bu mezbeleyi bularak hayatımı sürdürmemi sağladığı için neredeyse teşekkür edeceğim.
“Bundan iyisi can sağlığı.” Görüyorum. Altı ay önce Küba adasının kültüründen, müziğinden, edebiyatından, televizyonundan, spor faaliyetlerinden, tarihinden ve felsefesinden kaçarak kapağı attığım Miami’de kapılandığım deliler koğuşu sayısı üçün üzerinde olmalı. Siyasi sürgün değilim. Topyekûn sürgünüm. Başka bir yerde, sözgelimi Brezilya, İspanya, Venezüella…